Giriş – “Kıbrıs’ta kaç Türk öldü?” sorusunun yükü ve belirsizliği
1974’te başlayan ve yıllarca süren çatışmalar, göçler, askerî harekâtlar sonrasında hâlâ sıkça sorulan bir soru var: “Kıbrıs’ta kaç Türk öldü?” Bu soru—hem bir istatistik hem de bir yas—sayılardan öte, insan hayatlarının ağırlığını taşıyor. İçimde bir taraf mühendis titizliğiyle en doğru sayıyı bulmaya çalışırken, diğer taraf insana dair acıyı, kayıpların sessiz çığlığını hissediyor. Elbette net bir cevap yok; ama farklı yaklaşım ve verileri kıyaslayarak olayı daha iyi kavramaya çalışabiliriz.
Analitik bakış: Resmî rakamlar, kayıtlar ve sayıların mantığı
İçimdeki mühendis sessizce diyor ki: “Verilere bakalım.” Bazı resmi Türk kaynakları ve dönemin yetkilileri, 1974-1975 yılları boyunca hem asker hem sivil olarak hayatını kaybeden Türk sayısını 500–600 arasında vermiştir. Bu rakam, şehit ve kayıp listelerinin toplanmasıyla elde edilmiş görünüyor. Ancak bu veri seti bazı önemli eksiklikleri kapsıyor olabilir: Savaş sonrası ölen yaşlı ve hastalar, göç sırasında hayatını kaybedenler, kayıtlardan düşenler hesaba katılmıyor olabilir.
Ayrıca, uluslararası örgütler ya da üçüncü taraf raporlarında çok daha ihtiyatlı davranılmış; kimisi “veriler yetersiz” diyor, kimisi “uygun hesaplama imkânı yok” belirtiyor. Kayıtların tutarsız olması, kabile köylerinde belirsiz doğum‑ölüm kayıtları, savaşın kaotik doğası… Bütün bunlar sayının kesin olmasını engelliyor. İçimdeki mühendis, bu yüzden “belki 700–800 bile olabilir” ihtimalini yüksek görüyor. Çünkü eksik raporlanmış olaylar, göç eden ama geri dönmeyen insanlar, kayıtlarda “doğum tarihi bilinmiyor” olan kişiler — bütün bunlar toplamda çok daha büyük bir kayba işaret edebilir.
İç konuşma: “Rakamlar yetersiz kaldı” diyerek…
> İçimdeki mühendis böyle diyor: “Elimizdeki 600 rakamı pragmatik olabilir ama eksik. Özellikle konut yıkımları, göç sırasında yaşanan kazalar, kayıt dışı ölümler bu sayıya yansımamış.”
>
> Diğer yandan insan tarafım sıkılıyor: “600 ya da 800… Rakam ne olursa olsun, her biri bir hayat — bir anne, bir baba, bir çocuk. Ölüm bir istatistik değil, kaybedilmiş bir gelecek.”
Duygusal / insani bakış: Her sayı bir hikâye, her hikâye bir travma
İçimdeki insan tarafı susamıyor. Veriler bir yana, Kıbrıs’ta Türk köylerinde yaşayan yüzlerce insanların aileleri parçalandı, evsiz kaldı, çocuklar yetim oldu. Bazı ailelerin yakınları hâlâ kayıp; kimsenin ne zaman, nerede öldüğü belli değil. Bu belirsizlik, yasın kapanmamasına yol açıyor.
“Sayıdan çok hikâye” diyorum içimden. Bir köyün boşalması, bir mezarlığın dolmaması, bir genç kadının babasını bekleyip görememesi… Bu acılar, rakamlara sığmaz. Hangi sayıyı koyarsanız koyun, bir insanın yokluğu rakam kağıdında görünse de, hissedilen kayıp çok daha büyük.
Ve insan tarafım şöyle diyor: “Kıbrıs’ta kaç Türk öldü sorusunun doğrusu 600 ya da 1000 değil — doğrusu, ‘kaybedilmiş hayatlar, kapanmamış acılar’.” Bu yüzden sadece istatistiklerle yetinmek, ölümün ağırlığını hafifletmez.
Farklı metotların çelişkisi: Şehit listeleri, sivil kayıtlar ve göç istatistikleri
Bir başka yaklaşım, sadece şehit ve çatışmada ölen asker‑sivil sayısına bakmak. Bu metot en temsili olan: çatışma anında, çatışmaya bağlı ölümler. Ama bu yöntemin dışında kalan ölümler — ev yıkımları, bombalı saldırılar, göç ve yer değiştirme sonrası stres, hastalık, barınma koşulları yüzünden ölümler — bu sayıya dâhil değil.
Bir de sivil nüfus hareketliliği temel alınan metot var: savaş öncesi ve sonrası nüfus farkı, göç verenlerin sayısı, geride kalan nüfus, yeni gelenlerle karşılaştırma. Bu metot, öteki türlü hesaplara göre daha yüksek bir ölüm‑ve‑kayıp yüzdesi gösterebilir. Yani kimilerince “Kıbrıs’ta Türk kayıpları 1000–1500 civarında” deniliyor. İçimdeki mühendis alarm veriyor: “Eğer göç ve sonrası kayıplar hesaba katılmıyorsa, veriler yanlı.” Ama insan tarafım da onaylıyor: “Evet, omuzlarımızda bu yük varsa, sayıya değil hikâyeye bakmalı.”
Sonuç: Gerçek sayı olmayabilir ama gerçek acı var
Elbette şu an hâlâ “Kıbrıs’ta kaç Türk öldü?” sorusuna kesin ve evrensel kabul gören bir sayı vermek mümkün değil. Resmî şehit listeleri 500–600 aralığını gösteriyor; daha geniş kapsamlı yaklaşanlar 1000‑1500 arası — ama hiçbir sayım, savaşın tüm etkilerini, göçü, kayıpları, kayıt dışı ölümleri, psikolojik travmayı yansıtmıyor.
İçimdeki mühendis diyecek ki: “İstatistik açısından 600‑800 arası makul.”
İçimdeki insan tarafı diyecek ki: “Sayı değil, kaybedilmiş hayatlar önemli. Her kayıp bir hikâye, her hikâyede bir acı.”
Bu yüzden belki asıl soru, “kaç öldü?” değil, “kaç insan hâlâ kayıp kabul ediliyor?”, “kaç aile hâlâ evine dönmedi?”, “kaç çocuk babasının kim olduğunu hâlâ bilmiyor?” olmalı. Ölüm bir son değil; kalanlara yük olmuş, unutulmayan bir yara.
Kıbrıs’ta Türk kayıplarının gerçek sayısı belki hiçbir zaman netleşmeyecek. Ama biz, unutmadıkça; her kaybı hatırladıkça, bu sorunun ardındaki insanlık hâlâ hayat bulur.